Öcalan: Liberalizm; burjuvaya özgürlük, işçi ve emekçilere köleliktir.

Resmi anlamıyla liberalizm tüm ulus-devlet sınıfları için özgürlük iken, modern kullar olan vatandaşlar için işsizlik, ücretsiz çalışma, yoksulluk, açlık, eşitsizlik, özgürlüksüzlük ve demokrasi yoksunluğu demektir.

Sistem hegemonik ideolojisi olan liberalizm ne klasik ne de neo biçimleriyle çözüm üretebilmektedir. Kelime anlamı özgürlükçülük olan liberalizm, sıkı göreciliği olan bir kavramdır. Birine veya bir gruba özgürlük olan karşıtına kölelik olarak yansır. Azami özgürlük konumunu yaşayan ilkçağın tanrı-kralları köleci sınıf olarak karşıtını yaratmışlardır. Ortaçağ aristokrasisi için özgürlük, geniş köylü-serf yığınlarının köleliğiyle mümkün olabilmiştir. Yeniçağın burjuvalarının liberalizmi ise yeni tür köleler olan proleter, yarı-proleter ve diğer emekçi kesimlerin asgari ücret köleliğiyle iç içe yürümüştür. Resmi anlamıyla liberalizm tüm ulus-devlet sınıfları için özgürlük iken, modern kullar olan vatandaşlar için işsizlik, ücretsiz çalışma, yoksulluk, açlık, eşitsizlik, özgürlüksüzlük ve demokrasi yoksunluğu demektir. Liberalizmin gerçek anlamda özgürlükçülük olmadığını iyi görmek gerekir.

SEÇKİNLERE ÖZGÜRLÜK, TÜM ÖTEKİLERE KÖLELİK

Hegel devleti en iyi özgürlük aracı saymıştı. Ama ortaya çıktı ki, bu özgürlük ancak devlet sınıfları ve bürokrasi için geçerlidir. Diğer deyişle ekonomik tekeller ve iktidar tekelleri (seçkinler) için azami özgürlük olan, tüm ötekiler-diğerleri için her türden köleliktir.

Liberalizmi ideoloji olarak tanımak büyük önem taşır. Sadece bireycilik, özgürlükçülük demek tanım için yetersizdir. Liberalizm kavram olarak Fransız Devrimi’nde dillendirilen ‘eşitlik ve kardeşlik’ kavramlarıyla birlikte öne çıktı: Meşhur Liberte, Egalite, Fraternite olarak. Merkezî bir kavram olarak sağında muhafazakârlığı, solunda ise önce demokratlığı sonra sosyalistleri buldu. Devrimlere gereksinim duymadan, sistemi (kapitalist tekelcilik) evrimle geliştirmek isteyen mutedil bir görünüm takındı. Muhafazakârlar, ister evrimle ister devrimle olsun gelişmeye tümden karşıtlardı. Krallığı, aileciliği ve kiliseyi bağnazca savunuyorlardı. Sosyalistler ve demokratlar ise değişimin daha hızlı olması için devrimleri zorunlu görüyorlardı. Hepsinin ortak paydası ise moderniteydi. Bazı itirazları olsa da, herkes modernleşmede kendini idea sahibi görüyordu. En genel hatlarıyla bir dönüşümü yaşamak modernist olmaya yetiyordu. Avrupa merkezli, temelleri kentleşmeyle atılan ve Rönesans, Reform ve Aydınlanma’yla hızlanan modern yaşam üç ana ideolojinin de ortak ufkunu temsil ediyordu. Sorun kimin, kimlerin, hangi ideoloji ve partilerin, yöntem ve uygulamaların, eylem ve savaşların bu ufku en iyi yakalayacağında düğümleniyordu.

SAĞ VE SOL LİBERALİZM

iberalizm bu durumu çok iyi tespit etti. Modernitenin kapitalist damgalı olarak geliştiğini ve daha da geliştirilebileceğini fark ederek, sağı ve solundaki ideoloji ve yapılanmalarla ustaca oynamakta gecikmedi. Kendini sağ ve sol liberalizm olarak böldü. Sağ liberalizmle muhafazakârları etkisizleştirip kendi içinde bir kanada dönüştürürken, sol liberalizmle de demokratlar ve sosyalistleri kısmen kendi yedeğine yerleştirdi. Merkezî konuma böyle oturdu. Yoğunlaşan her krizde birini yedeğine alarak güçlenme yoluna gidebiliyordu. Aristokratların burjuvalaşmasıyla bir kesim tavizci işçinin sosyal demokratlaşması kriz yönetimleri boyunca gelişim kaydetti. Tekel kârından cüzi bir pay ayırmak bunun için yetiyordu. 19. ve 20. yüzyılların sistem karşıtı muhalifleri böylelikle sadece etkisizleştirilmiyor, krizli bünyenin tüm süreçlerde yönetilmesi için yedek güç konumuna düşürülmüş oluyordu. Liberalizmin ideolojik hegemonyası böyle kuruluyordu.

Liberalizm ideolojik hegemonyasını sürdürmek için dört önemli ideolojik varyanttan yararlandı:

1– Milliyetçiliği etkili bir biçimde kullandı. Gerek iç ve dış savaşların meşrulaştırılmasında, gerekse devlet eliyle ulus oluşturmada milliyetçilik liberalizmin gözde müttefiği oldu. İlk eklektik halkayı oluşturuyordu. Milli duyguları alevlendirerek en ağır krizleri atlatmada epey deneyim kazandı. Milliyetçilik din seviyesinde kutsal bir ideolojiye büründürüldü. Bu örtü altında sadece krizler kolayca atlatılıp sürdürülmüyor, öte yandan tekeller en ağır sömürü ve bozuk sistemlerini aynı örtüyle gizleyebiliyorlardı.

2– Geleneksel dinsel ideolojiye milliyetçilik rolü atfedildi. Liberalizm ahlaki ve politik özelliklerinden boşalttığı geleneksel dinleri hegemonyası altında milliyetleştirdi. Daha doğrusu, milli din haline getirdi. Toplumda kökleri derinlerde yatan ve kolayca milliyetçi renge boyanan dinî duygular milliyetçilikle aynı, hatta daha fazla kaynaştırıcı rol oynadı. Bazen her iki ideoloji iç içe geçirilerek ulusun etnik-dinî temelde inşasına çalışıldı. Özellikle Yahudi ve İslâm ideolojisi milliyetçilikle kolayca özdeşleşti. Diğer dinler de (Hıristiyanlık, Uzakdoğu dinleri, Afrika’da eski dinsel gelenekler) benzer konumu üstlenmede geri kalmadılar. Liberalizm de uygarlığın maddi kültürel mirasını devralan kapitalist uygarlığa manevi kültürel mirası dinsel kanalla taşımış ve entegre etmiş oluyordu. Sürdürülemez boyutlardaki sistem krizlerinin aşılmasında liberalizme eklenen dinsel milliyetçi ideolojilerin rolü göz ardı edilemez.

3– Pozitivist bilimcilik ideolojisi özellikle felsefi varyant olarak liberalizme güçlü katkı sundu. Doğal bilimlerin güçlü itibarından yararlanan pozitivist ideoloji, hem sağ hem de sol ideolojileri etkilemede başat rol oynadı. İdeolojilere bilimsel etiket olarak kolayca takılıp muazzam saptırmalara yol açtı. Özellikle tüm sol ideolojik çıkışlara damgasını vurdu. Reel sosyalizm bu konuda başı çekiyordu. Kapitalist modernizmin tuzağına pozitivist bilimcilikle düşüldü. Sağda ise gücünü pozitivist bilimcilikten alan faşizm en önde gelen akım konumundaydı. Böylelikle pozitivizm liberalizme en aşırı soldan en aşırı sağa kadar bir yelpazede ideolojik seçenekler sunuyordu. Gereken her mekân ve zaman koşullarında liberalizm bu seçenekleri kendisine eklemleyip kullanmakla sistemin yapısal krizlerini aşmada azami olarak yararlanmış oluyordu.

4- Cinsiyetçilik tarihte en çok liberalizm çağında ideolojik bir öğe olarak geliştirilip kullanıldı. Cinsiyetçi toplumu devralan liberalizm, kadını sadece evdeki ücretsiz işçiye dönüştürmekle yetinmedi. Kadını cinsiyet objesi olarak metalaştırıp piyasaya sunmakla daha fazlasını elde etti. Erkekte sadece emek metalaştırılırken, kadın bütün bedeni ve ruhuyla metalaştırıldı. Aslında en tehlikeli kölelik biçimi inşa edilmiş oluyordu. ‘Kocanın karısı’ iyi bir sıfat olmasa da, sınırlı bir istismara konu teşkil eder. Fakat tüm kişiliğiyle metalaşma, firavun köleliğinden daha kötü köle olmak anlamına gelir. Herkesin köleliğine açılmak, bir devlet veya kişinin kölesi olmaktan katbekat daha tehlikelidir. Modernitenin kadına kurduğu tuzak budur. Görünüşte özgürlüğe açılan kadın, en rezil istismar aracı konumuna düşmüş oluyordu. Reklâm araçlığından tutalım seks, porno araçlığına kadar temel istismar aracı kadındır. Rahatlıkla diyebilirim ki, kapitalizmin taşınmasında kadın en ağır yükün altına konulmuştur.

SİSTEM AÇISINDAN KADININ SÖMÜRÜLMESİ STRATEJİKTİR

Sistem için kadın, sömürü ve iktidar çoğaltımında stratejik bir rol oynar. Devletin ailedeki temsilcisi olarak erkek, kadın üzerinde hem sömürü hem de iktidarın geliştirilmesinden kendini sorumlu ve yetki sahibi olarak değerlendirir. Kadın üzerindeki geleneksel baskıyı yaygınlaştırarak, her erkeği iktidarın bir parçasına dönüştürür. Toplum bu yolla azami iktidarlaşma sendromuna girer. Kadının statüsü erkek egemen topluma sınırsız iktidar duygusu ve düşüncesi verir. Öte yandan tavizci işçiliğin oluşumundan işsizliğe, ücretsiz işçilikten asgari ücretliye kadar her olumsuzlukta bedel ödetilenler kadın emekçilerdir; kadının kendisidir. Liberalizmin eklektik cinsiyetçi ideolojisi bu durumu saptırıp farklı göstermekle kalmaz; bir de kadınlar için özenle geliştirdiği ideolojik varyetelere dönüştürür. Kendi köleliğini kendi eliyle benimsetmek gibi bir şey. Denilebilir ki, sistem ideolojik ve maddi olarak kadını istismar etmekle sadece en ağır krizlerini aşmıyor, kendi varoluşunu da sağlıyor ve güvence altına alıyor. Kadın genelde uygarlık tarihinin, özelde kapitalist modernitenin en eski ve en yeni sömürge ulusu konumundadır. Eğer her bakımdan sürdürülemez bir kriz durumu yaşanabiliyorsa, bunda kadının sömürgeleşmesinin payı başta gelmektedir.

TOPLUMLAR YA DAĞILIR YA DA DİRENİR VE YENİ SİSTEMLER GELİŞTİRİR

Dünya kapitalist sistemi günümüzde küresel finans tekellerinin hegemonyasında sistemik genel bunalımı kadar finansa özgü krizleri de ortaklaşa yaşamaktadır. Sistemsel genel bunalım (Ekonomi karşıtlığından kaynaklanıyor) finans alanına özgü krizlerle (para basımının altından, hatta Dolardan sıkça kopması, senet, tahvil vb. çeşitli sanal argümanlarla temsil edilmesi) iç içe olup tarihinin en dip sürecini yaşamaktadır. Sistem şimdiye kadar esas olarak iki yolla bunalımlarını aşmıştı: Birincisi, sürekli çoğaltılan iktidar ve ulus-devletin maddi zor aygıtlarıyla. Bunlar her tür savaşlar, hapishaneler, tımarhaneler, hastaneler, işkenceler, gettolar, en tehlikeli soykırımlar ve toplumkırımlardır. İkincisi, sürekli birbirine eklemlenerek geliştirilen liberal ideolojik hegemonya aygıtlarıyla. İdeoloji olarak merkezde liberalizm vardır; eklentileri milliyetçilik, dincilik, bilimcilik ve cinsiyetçiliklerdir. Araçları okul, kışla, ibadethaneler, medya organları, üniversiteler ve en son internet ağlarıdır. Buna sanatın kültür endüstrisi haline getirilmesini de eklemek gerekir.

Fakat iki yolun da çözüm üretmek yerine kriz yönetimini geliştirmek anlamına geldiğini sıradan bilim insanları bile kabul etmektedir. Bunalım ve krizler eskisi kadar bile aşılmıyor. Tersine, istisnai olan bunalım ve krizler genelleşip sürekli bir hal alırken, normal dönemler ise istisnai hal oluyor. Uygarlık sistemlerinin temelinde bunalım öğeleri yatmakla birlikte, insan toplumu hiç bu kadar ağırına tanık olmamıştı. Toplumlar, eğer süreceklerse, kriz yönetimlerine uzun süre dayanamazlar. Ya çözülür ve dağılırlar, ya da direnir, yeni sistemler geliştirip krizi aşarlar. Şimdi böylesi bir dönemden geçiyoruz.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü’ adlı kitabından derlenmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir